Birbirine zıt
iki kavramdan bahsetmek istiyorum. Yoksulluk ve etik… Yokluk ile
varlık gibi sanki… Kendisini postmodern diye nitelendiren
toplumların bu açmaz içinde sıkışıp kaldıkları bilinen bir
gerçek. Yoksulluk açlığı beraberinde getirirken çaresizliği de
yukarı seviyelere doğru yükseltiyor.
Ekonomistlerin zorluk çektiği başlıca konu etiğin varlığı olarak
kabul görüyor. Serbest piyasa bir tür iştahlı ve obur canlı gibi
ortamı kasıp kavururken etik elinden geldiğince toplumları
istikrar içinde tutmaya çabalıyor. Elbette ki etiğin bu
anlamdaki başarısı gayret gerektirmektedir. Globalleşme
mantığını çoktan kabul etmiş bir dünya düzeninde ekonomik
bilimler serbest piyasa ve rekabetçi yaklaşımlar mantığını
kayıtsız ve sorgusuz kabul ederken aslında etik bilimini
dışlamış olduğunun farkına varamadı. Artık sadece enflasyon
oranına bakılarak ülkelerin kalkınma-büyüme ve gelir bölüşümü
kriterlerine göre hareket ediliyor. Etiğin ana merkezini
oluşturan insan faktörü ekonomik kavramların içinde kendisine en
ufak bir yer bile bulmakta zorluk çekiyor. Makro-ekonomik
kaygılar çoktan unutulup gitti. Ulus-devlet tavrı globalleşmesi
istenen dünyada aldırış bile edilmeyen bir anlayış tarzı haline
geldi. Etiğin tam bu noktada bir sorusu vardır: Nereye bu
gidiş? Cevap ise bellidir: Gidiş tek merkezli bir
ekonomik öğretiye doğrudur.
Matematik ve
istatistik bilimlerinden mümkün olduğundan fazla yararlanmaya
çalışan ekonomistler sonunda amaçlarına ulaşmış gibiler. Sosyal
yaşamın içinden soyutlanmış bir etik, insani tavır ve
düşüncelerde tek düzeleşme, gizli işsizlik, fakirleşme ve
yoksulluk, giderek artan yolsuzluk… Etiğin bulunmadığı hemen
hemen hiçbir yaşamsal alan yok iken ekonomistlerin gözünde etik
sadece çevre ve doğa bilincini aşılayan, koruyan bir bilim gibi
değerlendiriliyor. Bu hayal edebileceğinizden de büyük bir
yanlıştır. Globalleşmiş sermayenin sözcülüğü ise IMF, Dünya
Ticaret Örgütü, Dünya Bankası tarafından üstlenilmiş bile. Ancak
ne yazık ki söylemlerde etik bir öğeye rastlamak mümkün değil.
Belirttiğimiz bu kurumların danışmanları ya da bizzat proje
oluşumunda görev alan iktisadi bilimler akademisyeni, siyasetçi
ve bürokratlarının etik dışı durumlara karşı niçin ses
çıkarmadıkları zihinlerde oluşan bir başka soru işareti değil
midir? Şimdi bu olumsuz durumdan olumsuz dersler çıkarmamak
gerekiyor tabii ki. Çünkü etiğin var olması biraz da ülkelerin
kendi ellerinde. Bunu sağlamak için didinenler temiz, maddi
açıdan yeterli ve kaygısız bir yaşam sunacaklar bireylerine.
Peki, ya diğerleri?
İktisadi
bilimler her şeyden önce bir bilim olduklarının bilinciyle
olmazsa olmazlardan etiği kendi bünyelerinde barındırmak,
ilkelerini belirlemek zorundadır. Çalışma alanı ne olursa olsun
bir bilimin etiğin ilke ve kavramlarını dışlaması beklenemez.
Yoksa burada iktisadi bilimlerin vermek istediği mesaj bilim
olunca etik kalınmaz şeklinde midir? Yanlış! Hem çok yanlış!
Dünyanın ekonomik dengelerinin ilkesiz ve kavramsız bir mantık
ile yerinden oynatılmasının ağır etik sonuçları niçin
görülmemektedir? Ekonomistler iktisadi bilimlerin temel
kavramlarının 18. yüzyılda yaşamış İskoçyalı bir ahlâk filozofu
olan Adam Smith tarafından ortaya konduğunu ne çabuk
unutmuşlardır? Etik ve ahlâk bütün bilimlerin doğasında zaten
vardır.
Tam yeri
gelmişken Türkiye’nin 1923-1938 dönemindeki iktisadi
anlayışlarının dünyayı o sırada da kasıp kavuran ekonomik
buhrana rağmen nasıl örnek olmaya başladığının altını çizmek
gerekiyor. Yarım kalmış ve devam edilmemiş bu projenin
sonuçlarının görülmeden rafa kaldırılması hüzünlü bir durumdur.
Yoksulluğun
etik ile olan zıt duruşuna bir son vermek gerekiyor. Paylaşımcı
ve refah seviyesine ulaşmış toplumların etik bilimi ile daha da
mutlu bir yapıya bürüneceğini söylemek hayal değildir.
Etiğin bütün
kavramlarıyla bir değer gibi arzulandığını ve heyecanla
beklendiğini ve yükselmeye başladığını görüyoruz. Yeni ve güzel
olan etik ile başlayacaktır. Bilgeliğin öğretisi ve etik ile
zenginleşmiş yapısı ışıklarını saçmak üzeredir.