| |
Mevkii doğru koymadan olmaz
Geçen yazımızda çizdiğimiz tabloyu anımsadığınızı umarak devam
ediyorum. Üzerinde durulması gereken en önemli nokta,
kitleselleşme olgusu ile çağdaş toplumların kronik rahatsızlığı
popülerleşmeyi birbirinden ayırabilmek. Okuyanları kavram
açıklama çabalarımla sıkmamak için şu iki tanım denemesiyle
yetiniyorum: Kitleselleşme kavramsal olarak içselleşmeyi de
içerir ve dolayısıyla gelişme sürecinde kendiliğindenlik
niteliğini de barındırır. Oysa popülerleşme, içselleşmeyi değil
dönemsel olarak etkinliği hedef alır ve bu nedenle de geçicidir.
Kitleselleşmeyi sağlayan en önemli öğeler anlaşılabilirlik,
katılabilirlik ve saydamlıktır; bu üç öğe de aynı anda ve bir
arada olmak durumundadır. Bu pencereden baktığımızda sıraladığım
öğelerin hiçbirini içermeyen tablomuzun ürkütücü bir manzara
resmettiğini düşünüyorum. Üstelik ve bütünüyle bu yüzden durum
vahim! Çünkü kenarından köşesinden birazcık içine girmeye
niyetlenenler de bambaşka olduğunu hayal ettikleri bu
“dünyanın”, içinde yaşadıkları toplumun varit hastalıklarıyla
ateşler içinde yattığını görüyor: mesela iktidar
mücadeleleriyle, mesela yok saymaya yönelik üslup kullanımıyla,
mesela kendi düşüncesini dile getireni öteki ilan edip dışlama
çabasıyla... (Başka bir yazımızda bunu da tartışalım; ama yine
de, DSTİ tarafından yaratılan özgürlükçü ve katılımcı
niteliklere sahip tartışma, paylaşma ve ortak değer üretme
e-topluluğunda bile, bu tarz yaklaşımların kimi bireyler
tarafından mutlak doğrularmış gibi ilan edilme cüretinin
gösterilebildiğini bir not olarak ekleyelim.)
“Yatınız batsın”
Hangi etkinlik ve hangi topluluk söz konusu olursa olsun,
katılım sorununa içeriden bakıldığında kitleselleşmeyi sağlamak
için akılcı ve uygulanabilir yöntemler bulup geliştirmek zordur.
Siz “ermiş” olduğunuzu kabul edersiniz, insanların da sizin
bulunduğunuz yere ve size ulaşmaya çalışmalarından daha doğal
bir şey yoktur.. tabii ki sizin için! Son günlerde denizci
e-posta topluluklarında üzerinde çok konuşulan “Hay yatınız
batsın” mektubuna verilen tepkilerde bu eğilimi kolayca görmek
mümkün. Vülger sayılabilecek “yatınız batsın” bedduasına
denizcilerin verdikleri yanıtlar da pek rasyonel ve olgunlaşmış
sayılmaz doğrusu.
Şimdilik bu örneğin izinden gitmeyelim; eğer bunu yaparsak
kitleselleşmeyi sağlayabilecek gri bölgeleri yok saymış olacağız
çünkü. Ama şu örneğin izinden mutlaka gidelim. Geçen yıl Port
Göcek tarafından düzenlenen Göcek Regatta’yı anımsar mısınız?
Dergide de yazmıştım, ama yinelemekte yarar görüyorum, marinanın
halkla ilişkiler müdiresi Itır İpekel’in başarıyla uyguladığı
bir yöntemle, Göcek esnafının büyük bir çoğunluğu organizasyona
gücü yettiğince destek vermişti. Hafta boyunca düzenlenen akşam
kutlamalarına Göcekl’ilerin büyük çoğunluğu katıldı; yatçılarla
aynı ortamda yedi içti eğlendi. Köy halkının yatçılarla
kaynaştığını falan sanmıyorum, iki kesim arasında ciddi bir
uzaklık var; ama “köylülerin” en azından ultra zengin
olduklarını düşündüğü insanların da kendileriyle birlikte döner,
bira, tatlı kuyruğuna girdiklerini görmelerinin iyi bir şey
olduğunu söylemek lazım. Yine geçtiğimiz yıl Bodrum Uluslararası
Yat Kulübü’nün de benzer bir çabayı gerçekleştirdiğini
anımsatalım ve örnekleri burada keselim.
Bence “denizlerde buluşmanın” ilk koşulu bu tür organizasyonları
yaygınlaştırmak; daha doğrusu yapılan bütün organizasyonlarda
kitleye açık nitelikleri etkin kılmak. Belki birkaç tekne
kiralanabilir ve çok küçük ücretler ödeyerek “halk”ın koy içinde
yapılan bir yat yarışını yakından izlemesi sağlanabilir. Hatta o
gün yarışmayan bir yelkenci de neler olup bittiğini anlatabilir.
Özellikle küçük yörelerde kaynaşmanın en önemli kutbunu esnafın
oluşturduğu düşünülerek, marina, belediye, kulüp ödülleri
dışında yöre esnafının da bir kupası verilebilir... Bu tür
öneriler çoğaltılabilir ve kitlelerle buluşma sağlanmaya
başlandıkça da değiştirilip geliştirilebilir.
Önce samimiyet
Bu işin sırrı bence, bunları gerçekten istiyor muyuz, hatta biz
ne istiyoruz sorusuna samimi yanıtlar vermekte yatıyor. Biraz
önce sözünü ettiğim bulunulan noktayı “ermiş”likle eşdeğerde
görmek sizce de bir yanılgı değil mi? Toplam yedi yıl deniz
dergiciliği yaptım ve bu süre içinde “Bizim yatçılarımız,
yelkencilerimiz kendi aralarında eğleniyorlar ya da
dertleşiyorlar” hissinden hiç kurtulamadım. Çünkü “camiadaki”
ağırlıklı atmosfer, bir yaşama biçimini değil bir statükoyu
simgeliyor. Bu yüzden de kitleselleşme üzerine konuşmak, düşünce
üretmek pek de mümkün olamıyor.
Temel olarak yatçılığın gerektirdiği mali pozisyonu sorgulamak
derdinde değilim; çünkü bunu bir veri olarak kabul etmekten
başka çare yok. Ancak zaten asıl mesele statükoda: Kulüplere
kapanıp ya da teknenize çekilip buradan çevrenize, ufka
baktığınızda “sizin” gördüklerinizle “benim” gördüklerim çok
farklı bir hale geliyor.
Mesela yanıtları nicel sorular görünenleri netleştirmeye
yardımcı olabilir. Kaç yelkenci var? 15 yıl önce kaçtı, şimdi
kaç? Yat yarışlarına kaç tekne katılıyordu, şimdi kaç? O zaman
kaç asgari ücrete yat bağlanıyordu şimdi kaça? “Camiaya
“dışarıdan” katılan kaç yelkenci var, ailesinin teknesini
devralarak katılan kaç yelkenci? O zamanlar kaç tekne kızaktaydı
şimdi kaç? Tekne yaptıranların kaçı ücretli çalışan, kaçı kendi
işinin sahibi? (...)
Yanıtları nitel sorular da yöneltebiliriz. 15 yıl önce kaç tane
denizcilik sözlüğü vardı, şimdi kaç? Kaç tane yelken, deniz
dergisi yayımlanıyordu, şimdi kaç? O zamanlar kaç tane halka
açık panel, seminer vb. düzenlenmişti, bugün kaç tane
düzenleniyor? 15 yıl önce camianın sesini duyurmak üzere
kurulmuş kaç dernek vardı şimdi kaç tane? Denizcilerin bir araya
gelip bastırdığı ve mesela ücretsiz dağıttığı temel terimleri,
deyimleri falan anlatan kaç tane kitapçık, broşür vb. vardı,
şimdi kaç tane var? 15 yıldır kaç kez denizcilikle ilgili
bürokratların, karar alma ve uygulama mekanizmalarının karşısına
örgütlü olarak çıkıldı? 15 yıldır kaç kez yatçılar marinalarla
yine örgütlü bir biçimde pazarlığa oturabildi? (...)
Yazacak çok şey var; ama ne yazarsak yazalım, işin ucu gelip
aynı yere dayanacak: Ufuklara yelken açabilmek için önce
bulunduğumuz mevkii doğru koymamız gerekmiyor mu?
Yılmaz Öztürk

06.04.2002
|
|