e-mail
    
    denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler

Dost Köşesi     

  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Yılmaz Öztürk  /  Daha Fazla Denizci II
 
 


Mevkii doğru koymadan olmaz

Geçen yazımızda çizdiğimiz tabloyu anımsadığınızı umarak devam ediyorum. Üzerinde durulması gereken en önemli nokta, kitleselleşme olgusu ile çağdaş toplumların kronik rahatsızlığı popülerleşmeyi birbirinden ayırabilmek. Okuyanları kavram açıklama çabalarımla sıkmamak için şu iki tanım denemesiyle yetiniyorum: Kitleselleşme kavramsal olarak içselleşmeyi de içerir ve dolayısıyla gelişme sürecinde kendiliğindenlik niteliğini de barındırır. Oysa popülerleşme, içselleşmeyi değil dönemsel olarak etkinliği hedef alır ve bu nedenle de geçicidir.
Kitleselleşmeyi sağlayan en önemli öğeler anlaşılabilirlik, katılabilirlik ve saydamlıktır; bu üç öğe de aynı anda ve bir arada olmak durumundadır. Bu pencereden baktığımızda sıraladığım öğelerin hiçbirini içermeyen tablomuzun ürkütücü bir manzara resmettiğini düşünüyorum. Üstelik ve bütünüyle bu yüzden durum vahim! Çünkü kenarından köşesinden birazcık içine girmeye niyetlenenler de bambaşka olduğunu hayal ettikleri bu “dünyanın”, içinde yaşadıkları toplumun varit hastalıklarıyla ateşler içinde yattığını görüyor: mesela iktidar mücadeleleriyle, mesela yok saymaya yönelik üslup kullanımıyla, mesela kendi düşüncesini dile getireni öteki ilan edip dışlama çabasıyla... (Başka bir yazımızda bunu da tartışalım; ama yine de, DSTİ tarafından yaratılan özgürlükçü ve katılımcı niteliklere sahip tartışma, paylaşma ve ortak değer üretme e-topluluğunda bile, bu tarz yaklaşımların kimi bireyler tarafından mutlak doğrularmış gibi ilan edilme cüretinin gösterilebildiğini bir not olarak ekleyelim.)

“Yatınız batsın”
Hangi etkinlik ve hangi topluluk söz konusu olursa olsun, katılım sorununa içeriden bakıldığında kitleselleşmeyi sağlamak için akılcı ve uygulanabilir yöntemler bulup geliştirmek zordur. Siz “ermiş” olduğunuzu kabul edersiniz, insanların da sizin bulunduğunuz yere ve size ulaşmaya çalışmalarından daha doğal bir şey yoktur.. tabii ki sizin için! Son günlerde denizci e-posta topluluklarında üzerinde çok konuşulan “Hay yatınız batsın” mektubuna verilen tepkilerde bu eğilimi kolayca görmek mümkün. Vülger sayılabilecek “yatınız batsın” bedduasına denizcilerin verdikleri yanıtlar da pek rasyonel ve olgunlaşmış sayılmaz doğrusu.
Şimdilik bu örneğin izinden gitmeyelim; eğer bunu yaparsak kitleselleşmeyi sağlayabilecek gri bölgeleri yok saymış olacağız çünkü. Ama şu örneğin izinden mutlaka gidelim. Geçen yıl Port Göcek tarafından düzenlenen Göcek Regatta’yı anımsar mısınız? Dergide de yazmıştım, ama yinelemekte yarar görüyorum, marinanın halkla ilişkiler müdiresi Itır İpekel’in başarıyla uyguladığı bir yöntemle, Göcek esnafının büyük bir çoğunluğu organizasyona gücü yettiğince destek vermişti. Hafta boyunca düzenlenen akşam kutlamalarına Göcekl’ilerin büyük çoğunluğu katıldı; yatçılarla aynı ortamda yedi içti eğlendi. Köy halkının yatçılarla kaynaştığını falan sanmıyorum, iki kesim arasında ciddi bir uzaklık var; ama “köylülerin” en azından ultra zengin olduklarını düşündüğü insanların da kendileriyle birlikte döner, bira, tatlı kuyruğuna girdiklerini görmelerinin iyi bir şey olduğunu söylemek lazım. Yine geçtiğimiz yıl Bodrum Uluslararası Yat Kulübü’nün de benzer bir çabayı gerçekleştirdiğini anımsatalım ve örnekleri burada keselim.
Bence “denizlerde buluşmanın” ilk koşulu bu tür organizasyonları yaygınlaştırmak; daha doğrusu yapılan bütün organizasyonlarda kitleye açık nitelikleri etkin kılmak. Belki birkaç tekne kiralanabilir ve çok küçük ücretler ödeyerek “halk”ın koy içinde yapılan bir yat yarışını yakından izlemesi sağlanabilir. Hatta o gün yarışmayan bir yelkenci de neler olup bittiğini anlatabilir. Özellikle küçük yörelerde kaynaşmanın en önemli kutbunu esnafın oluşturduğu düşünülerek, marina, belediye, kulüp ödülleri dışında yöre esnafının da bir kupası verilebilir... Bu tür öneriler çoğaltılabilir ve kitlelerle buluşma sağlanmaya başlandıkça da değiştirilip geliştirilebilir.

Önce samimiyet
Bu işin sırrı bence, bunları gerçekten istiyor muyuz, hatta biz ne istiyoruz sorusuna samimi yanıtlar vermekte yatıyor. Biraz önce sözünü ettiğim bulunulan noktayı “ermiş”likle eşdeğerde görmek sizce de bir yanılgı değil mi? Toplam yedi yıl deniz dergiciliği yaptım ve bu süre içinde “Bizim yatçılarımız, yelkencilerimiz kendi aralarında eğleniyorlar ya da dertleşiyorlar” hissinden hiç kurtulamadım. Çünkü “camiadaki” ağırlıklı atmosfer, bir yaşama biçimini değil bir statükoyu simgeliyor. Bu yüzden de kitleselleşme üzerine konuşmak, düşünce üretmek pek de mümkün olamıyor.
Temel olarak yatçılığın gerektirdiği mali pozisyonu sorgulamak derdinde değilim; çünkü bunu bir veri olarak kabul etmekten başka çare yok. Ancak zaten asıl mesele statükoda: Kulüplere kapanıp ya da teknenize çekilip buradan çevrenize, ufka baktığınızda “sizin” gördüklerinizle “benim” gördüklerim çok farklı bir hale geliyor.
Mesela yanıtları nicel sorular görünenleri netleştirmeye yardımcı olabilir. Kaç yelkenci var? 15 yıl önce kaçtı, şimdi kaç? Yat yarışlarına kaç tekne katılıyordu, şimdi kaç? O zaman kaç asgari ücrete yat bağlanıyordu şimdi kaça? “Camiaya “dışarıdan” katılan kaç yelkenci var, ailesinin teknesini devralarak katılan kaç yelkenci? O zamanlar kaç tekne kızaktaydı şimdi kaç? Tekne yaptıranların kaçı ücretli çalışan, kaçı kendi işinin sahibi? (...)
Yanıtları nitel sorular da yöneltebiliriz. 15 yıl önce kaç tane denizcilik sözlüğü vardı, şimdi kaç? Kaç tane yelken, deniz dergisi yayımlanıyordu, şimdi kaç? O zamanlar kaç tane halka açık panel, seminer vb. düzenlenmişti, bugün kaç tane düzenleniyor? 15 yıl önce camianın sesini duyurmak üzere kurulmuş kaç dernek vardı şimdi kaç tane? Denizcilerin bir araya gelip bastırdığı ve mesela ücretsiz dağıttığı temel terimleri, deyimleri falan anlatan kaç tane kitapçık, broşür vb. vardı, şimdi kaç tane var? 15 yıldır kaç kez denizcilikle ilgili bürokratların, karar alma ve uygulama mekanizmalarının karşısına örgütlü olarak çıkıldı? 15 yıldır kaç kez yatçılar marinalarla yine örgütlü bir biçimde pazarlığa oturabildi? (...)
Yazacak çok şey var; ama ne yazarsak yazalım, işin ucu gelip aynı yere dayanacak: Ufuklara yelken açabilmek için önce bulunduğumuz mevkii doğru koymamız gerekmiyor mu?

                                                                                      Yılmaz Öztürk
                                                                            

                                                                                                                         06.04.2002