| |
Clark Gable, Marlon
Brando, 1950'lerin en çok beğenilen aktörleri arasındaydı. Ama biz
çocuklara sorulsaydı, Oscar ödülü oybirliği ile Boris Karloff'a
giderdi. Karloff, pek Shakespeare'in Hamlet'ini oynayacak yetenekte
bir aktör değildi; ama Dr. Frankenstein'ın yarattığı canavar rolü,
onun için biçilmez bir kaftandı. Frankestein romanını ünlü İngiliz
şairi Pearcy Shelly'nin karısı Mary yazmış. Konu, oradan buradan
topladığı parçalarla yepyeni bir insan yaratan bir doktorun öyküsü.
|

|
İsterseniz gelin
canavarın yaşama nasıl gözlerini açtığını (yazarınızın alelacele
yaptığı tercümeyle) Mary'nin ağzından dinleyelim:
"Saat sabahın
biriydi. Yağmur pencerenin camlarını dövüyordu. Tam mum sönmek
üzereyken, mahlûkun sarı renkteki gözünü açtığını gördüm; vücudu
şiddetle sarsılıyor ve zorlukla nefes alıyordu. O anda
hissettiklerimi size nasıl anlatabilir ve bu kadar itinayla
yarattığım mahlûku sizlere nasıl tarif edebilirim ki?
En uyumlu ve en güzel
organları seçmiştim. Güzel mi? Aman Tanrım!
Sarı bir deri,
altındaki adele ve damarları zoru zoruna kaplıyor, simsiyah
saçları ve inci rengi dişleri, sulanmış donuk gözleriyle tam bir
kontrast oluşturuyordu." |
1818 yılında yazılmış
bu satırların bir gün gerçek olabileceği, Mary Shelley dahil kimin
aklına gelirdi ki? Böbrek, karaciğer nakilleri artık çok normal
sayılan olaylar; fakat geçen aylarda Fransa'da gerçekleştirilen bir el
nakli ve bir İngiliz cerrahın yüz nakli yapmak için gerekli
hazırlıklarını tamamlayıp gönüllü beklediğini bütün dünyaya ilan
etmesi, olaya bambaşka boyutlar ekledi. Eh, dün böbrek, bu gün el,
yarın yüz derken bir de bakarsınız, ileride bir beyin nakli de
yapılırsa ortaya yeni bir Frankenstein çıkabilir.
Olası bir yüz
naklinin basında uyandırdığı yankılar bizi pek şaşırtmadı.
Eleştirmenler birçok kişinin ünlü bir aktör veya şarkıcıya benzemek
için hemen sıraya gireceğini ve böylelikle işin çığırından çıkacağını
vurguladılar. Doktorların yanıtıysa bu tür korkuların yersiz olduğu,
geleneksel cerrahi tekniklerin uygulanamayacağı bir hasta için böyle
bir naklin tek çıkar yol olduğu yönündeydi.
Takdir edeceğiniz
gibi, bu tür ameliyatlar beraberinde bir sürü sorunlar getirecek. En
azından "Hangi yüzle benden tekrar yardım istiyorsun?" gibi sözler
anlamını yitirebilir. Yeni kaybettiği sevgilisinin suratını başka bir
gövdenin üstünde görmek, birçok kişiyi rahatsız edebilir. Çok daha
ciddisi, nakil yapılan hasta bir cinayet işlediği zaman "Hakim Bey
(Hanım) tetiği çeken benim kendi elim değildi ki" veya "Hakim bey,
beni dürten şu yeni taktıkları beyindi" kabilinden bir savunma
taktiğine başvurabilir. Bunlar, üzerinde durulması gereken önemli
sorunlar; umarız ilgililer fazla vakit kaybetmeden bazı koruyucu
önlemler alarak bu tür felaketleri önlerler.
Gelelim gen nakline.
Klonlamayı bir başka yazıda incelemiştik; bu kez tıp ve tarım
alanlarındaki gelişmelere ve olası sorunlara değineceğiz. Gen
mühendislerinin en büyük başarılarından biri, şeker hastalarının
kullandıkları insülini üretmek. Okuduklarımıza göre, bu yolla
üretilecek çok sayıda antibiyotik de sırasını bekliyormuş. Bu konunun
uzmanı değiliz; ama kulağımıza gelen bilgilere göre, çeşitli
aşamalardan sonra genetik ilaçları, diğer yöntemlerle üretilen
ilaçlara nazaran daha da ucuza gelecekmiş.
Bitkilere musallat
olan zararlı böcek ve hayvanları yok etmek için bol miktarda pestisit
kullanıldığını duymuşsunuzdur. Kurunun yanında yaş da yanar misali,
pestisit birçok faydalı veya zararsız böceklere de zarar verir ve eğer
atmosfer veya suya fazla miktarda karışırsa, insan sağlığına da
zararlı olabilir. Ama eğer patates ve soya fasulyesi gibi ürünler
kendilerini zararlılardan koruyacak toksinleri üretebilirlerse, o
zaman pestisit problemi kendiliğinden çözülür. Şu anda kendi
toksinlerini üretebilen patates ve soya fasulyesi ABD'de satılıyor;
ama bu çok önemli gelişme beraberinde bazı önemli sorunları da
getiriyor. Örneğin, zararlı bir yaban otu yakınındaki bir bitkinin
genlerini kapabiliyor. Yani doğada da bir çeşit kapkaççılık oluyor.
Kısacası, böyle bir durumda, geçen yazımızda bahsettiğimiz katil
domateslere taş çıkartabilecek güçte süper bir yaban otu ortaya
çıkabiliyor. Yaban otu ne gibi zarar verebilir deyip de geçmeyin.
Ameliyat geçirmemiş yaban otları bile, tahıl ürünlerinin gıdasını
elinden alarak veya güneş ışınlarını engelleyerek bazen böceklerin
verdiği zararlardan çok daha büyük boyutlarda zarar verebiliyor.
Botkin ve Keller adlı ekologlar "Environmental Science" (Çevre
Bilimi) adlı ders kitaplarında zararlı otların, soya fasulyesi
verimini yüzde altmış oranında azaltabileceğini ve yabani otlarla
mücadelede her yıl 16 milyar dolara yakın para harcandığını
yazıyorlar. Bir de kendini yeni kaptığı genlerle donatmış her türlü
pestiside meydan okuyan bir yaban otunun verebileceği zararı düşünün.

Son yıllarda ortaya
çıkan başka bir problem de, kendi pestisidini üreten bir ürünün diğer
canlılara zarar vermesi. Örneğin, pestisit üretecek şekilde
değiştirilmiş patatesin Monarch (kral) kelebeğini zehirlemesinin
kanıtlanması. Bu tür olaylar, haklı olarak kamuda bazı kuşkular
yaratıyor. Biliminsanları bu tür problemlerin, yeni bitkilerin diğer
bitkilerden uzak yerlerde büyütülerek ve daha başka önlemler alarak
ortadan kalkacağını söylüyor ve hemen ekliyorlar: Her yeni teknoloji,
beraberinde problemler getirir.
Bütün bunlar, akla
önemli bir soru getiriyor: Yukarıda bahsettiğimiz olaylar ışığında
ülkemizin politikası ne olmalıdır? İşte burada Türkiye Bilimler
Akademisi ve TÜBİTAK gibi organizasyonlara büyük görevler düşüyor. "Bu
faydalı, bu zararlı değil" kabilinden yazılan raporlar sanırım yeterli
değil. Biliminsanlarının yanı sıra olaya çok daha geniş açıdan bakacak
filozof, ilahiyatçı, sanatkâr, ekonomist ve çevrecilerin de de yer
alacağı komisyonlara gerek var. Bu konularda ortak bir politika
belirlemek, sanırım çok faydalı olur.
Bu konuda ne
yapılması gerektiği hakkında bir iki naçizane önerimi sizlerle
paylaşmak isterim. Başkalarına zarar vermediği sürece isteyen istediği
yüzü, organı, vesaire taktırsın ama bazı kısıtlamalar da olsun.
Örneğin bir kaynana, gelininin yüzünü taktıramasın. (O zaman gelin
sayısı sıfıra inebilir!)
Tarıma gelince:
Burada iki koldan yürümek gerekir. Organik tarım, hem hükümet hem de
devlet tarafından desteklenmelidir. Zararlıları
pestisit yerine faydalı böcekleri devreye sokarak yok etmek, fosil
yakıt yerine güneş veya rüzgar enerjisi, kimyasal yerine doğal gübre
kullanmak, insan sağlığı açısından çok daha iyidir. Hatta ben de
emekli olduğum zaman deniz kenarında bir yer alıp çok takdir ettiğim
Buğday dergisinde önerilen teknikleri kullanarak küçücük bir çiflik
açmak isterim; ama genetik mühendisliğinin de tam gazla yoluna devam
etmesine taraftarım. Bizim sadece kendimizi değil, gecekonduda dört
çocuk yetiştiren dar gelirli babayı da düşünmemiz gerekir. Genetik
tarımda bir yatırıp bin almak olasılığı var. Böyle bir fırsatı
tepemeyiz. Bizim çocukluğumuzda tavuk yemek bir lükstü. Bugünse orta
gelirli bir ailenin alabileceği bir ürün. Bunu da modern tarıma
borçluyuz.

Şimdi iş yeni bir
canavar öyküsünü yazmaya geldi. Şöyle bir başlangıca ne dersiniz:
"Sabahın biriydi.
Küresel ısınmadan olacak, laboratuvarın camları buğulanmıştı. Sınav
kağıtlarını okumuş, adetim olduğu üzere çocukların yüzde seksenini
çaktırmış, dekana bana araştırma parası bulmadığı takdirde onu rektöre
şikayet edeceğimi bildiren zehir zemberek bir memorandum yazmıştım ki,
temizlik işçisi İgor -pardon- İbrahim, oradan buradan topladığı yaprak
ve fidanları taşıyarak içeriye girdi. "Patron" dedi İbo, "Kemal Derviş
beyin dışında kimsenin ruhu bile duymadı. Altın üreten süper bitkini
yapmaya başlayabilirsin...."
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
S: 422 Ocak-2003
Sargun A. Tont'a
teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|