|
"Bodrum'daki sessiz odamdayım"
Yatağını stüdyo haline getirip bir teybe okumuştu istediğim
söyleşiyi ve sonunu veda sözcükleriyle bağlamıştı: "Bu kadar
güzel yaşayan bir insan ölümü de tatmalı"

1996'da
"Aynalar" belgeselini hazırlıyorduk. Bölümlerden biri Zeki
Müren'di. Kendisiyle söyleşmek istiyorduk ama ne mümkün... Müren
dört yıldır kendisini Bodrum'daki evine kapatmıştı. Bırakın
söyleşi yapmayı fotoğrafını çekmek bile mümkün değildi.
Yine de
denemek istedim.
Türkan
Şoray'dan aracılık rica ettim.
Sağolsun
kırmadı, Müren'i aradı, telefonla görüşmemizi sağladı.
Telefonda
kendisine yaptığımız işi anlattım. Bunun kalıcı bir çalışma
olacağını söyledim. Hazırladığımız araştırma dosyasını ilettim.
İşin
ciddiyetine inandı.
"Ama ekrana
çıkmam" dedi.
Onun üzerine
"görüntüsüz bir röportaj" önerdim.
"Size de
görünmek istemem" dedi.
Anlıyordum.
Bütün ömrünü güzelliğe, estetiğe adamış bir insanın, o eski
haliyle hafızalarda kalma talebine diyecek bir şey yoktu.
Son bir öneri
yaptım:
"Size bir
teyp yollayalım. Soruları da yanında gönderelim. Cevaplarınızı o
teybe okuyun."
"İşte bu
olur" dedi.
Hemen
yolladık teybi...
İki gün sonra
telefon etti.
"Can beyciğim
bitirdim cevapları..."
Sonra da bu
işi nasıl yaptığını anlattı gülerek...
Önce
dinlenmek için uzun bir uykuya çekilmiş. Uyanınca telefonları
kapattırmış. Yatağına oturmuş. Evdeki rahleyi kucağına çekmiş.
Soruları üzerine koymuş. Teybi, mikrofonu ağzına yakın gelecek
şekilde eline almış. Yanına bir de el feneri koymuş.
Her şey hazır
olunca yorganını başına çekip yatağını "küçük bir stüdyo" haline
getirmiş. El fenerini yakıp soruyu okuyor, ardından cevabını
teybe anlatmaya başlıyormuş.
"Bitirene
kadar kan ter içinde kaldım" diyordu telefonda...
Bir seferde
biten kayıt bir saate yakın sürmüştü. Sonra da tatlı bir
yorgunlukla uykuya çekilmişti.
"Sizlerleyim"
Kaset elimize
ulaştığında hayretler içinde kaldık.
Berrak, ışıl
ışıl bir ses, bütün yalınlığıyla hayatını anlatıyordu. Zaman
zaman küçük kahkahalar, zaman zaman duygusal iç çekişlerle...
Sonunda bir
veda mesajı vardı:
"Bu kadar
güzel yaşayan bir insan tabii ki ölümü de tatmalı" diyordu.
"Ondan kurtulmak yok."
Kaset şu
sözlerle bitiyordu:
"Bodrum'daki
sessiz odamdayım ve ne güzel ki sizlerleyim, sizlerleyim. Allah
hepinize arzuladığınız her şeyi versin, her şeyi versin."
Bir intihar
Bu konuşmadan
kısa bir süre sonra ani bir kararla TRT'nin yayın önerisini
kabul etmişti.
Bence bu bir
intihar kararıydı. Mademki devleti onu çağırıyordu, gidecek ve
gerekirse o her şeyin başladığı stüdyoda, o mikrofonun başında
ölecekti. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar tasarlamıştı.
Düzenli aldığı ilaçları kesmiş, yıllardır gizlediği bedenini en
güzel elbiseler içine hapsetmiş ve ayakta ölmeye ahdetmişti.
Öyle oldu.
Çınarlar gibi
ayakta öldü.
Müze-Ev
O küçük
stüdyoda
Bugün
ölümünün 10'uncu yıldönümü...
Bodrum'da
anısına önce hatim duası okunacak, sonra kalede bir konser
verilecek. Unutulmaz sanatçı böyle yad edilecek.
Dört yıl önce
müzeye dönüştürülen Bodrum'daki evini ilk kez gezdim geçen ay...
En çok yatak
odasındaki yatağını, o ses kaydının yapıldığı "küçük stüdyoyu"
görmek istiyordum.
Küçük,
gösterişsiz bir odaydı bu...
İki kişilik
yatağının ahşap işlemeli yatak başı pembe döşemeydi. Başucundaki
komodinin üstünde anneciğinin fotoğrafı duruyordu. Onun yanında
küçücük makyaj masası... Orada malzemeleri... Tüylü şapkası...
Nota desenleriyle süslü atkısı... Yerde parmak arası lame
terlikler...
Oysa yan
odada sergilenen, kendi tasarladığı allı pullu kıyafetleri,
takıları ne kadar göz alıcı, ne kadar frapandı.
Hayatı bu
ikilik içinde geçmemiş miydi zaten:
Evdeki
sadelik ve sahnedeki gösteriş...
Alabildiğine
cüret ve şapka çıkarttıran efendilik..
Asker
hayranlığı ve feminenlik...
"Can'ım
Dündar"
Müze evi
gezerken kendi adını taşıyan koya bakan bu güzelim mekanın
yıllarca ona cennetlik ettikten sonra son dört sene nasıl
kendini gönüllü hapsettiği bir cezaevine dönüştüğünü
düşünüyorum.
|
 |
Öylesine
deli dolu yaşanmış bir hayatı gelip bu inzivada noktalamak,
dışarıya çağıran eğlenceye kulak tıkamak, dört duvar
arasında, sarmaşıklarla kapatılmış verandasında yapayalnız
oturup maziyle teselli bulmak....
İşte
yaptığı buydu.
Kederi,
çizdiği desenlerin isimlerine yansımıştı sanki: "Kader",
"Özlemin alev alev"... "Bulutlara çek beni Tanrım..."
Akşam
vakitlerinin çoğunu geçirdiği mütevazı oturma odasında
televizyonun karşısında sade bir sedir vardı. Bizim
belgeseli de orada seyretmiş, sonra yatağının başucundaki
telefondan beni arayıp hayat boyu hafızamdan silinmeyecek şu
sözleri söylemişti:
"Siz
artık benim için Can Dündar değil, Can'ım Dündar'sınız. Bunu
izledikten sonra 10 yıl daha yaşarım. Ömrüme ömür kattınız." |
Katamamışız.
O konuşmadan
altı ay sonra vefat etti.
Hicran
yarasından da derin
O belgesel,
bugüne dek 300 bin ziyaretçinin gezdiği müze-evde gösteriliyor
şimdi... Gezenler, aşağıda bazı bölümler okuyacağınız röportajı
dinleyebiliyorlar.
Haftanın iki
günü Bodrum ilkokul öğrencileri müzik dersine geliyor.
Ev, onun
şanına notalarla çınlıyor.
Ve Golden
köpeği 17 yaşındaki Uğur, 10 yıldır kapısında onun dönmesini
bekliyor.
"Bende hicran
yarasından da derin bir yara var" derken sesinin o nasıl öyle
kahredici bir hüzünle çınladığını, evden ayrılırken daha iyi
anlıyorum.
Çocukluğu
"Tarzancılık
oynarken hep Jane olurdum"
"Çocukken
diğer arkadaşlarım 'Top oynayalım, efendim ip gerelim, voleybol
oynayalım, futbol oynayalım' derlerdi. Bazen hakiki toptan,
bazen bezden yapılmış toptan pata küte karşımızdaki topraklı
yolda oynarlardı. Ben 7 yaşında alfabeyi söktükten sonra göz
doktoruna götürdü annem...
Çok
enteresan, o zaman küçük çocuklarda pek gözlük yoktu. Doktor bey
dedi ki, 'Astigmat hipermetrop fakat gözlüğünü devamlı
kullanırsa ileriki yaşlarına kadar numarası çoğalmaz ve böyle
kalır'. Fakat ben o kadar erken çağımda gözlük takınca diğer
arkadaşlar biraz da müstehzi müstehzi güldüler. 'Dört göz...
dört göz...' diye bağırmaya başladılar.
Hiçbirinin bu
tip şakalarına ters cevap vermiyordum. Gözlüğümü takmaya devam
ediyordum. Ve tabii bahçemizdeki iki tane, biri dört köşe, biri
yuvarlar çeşmenin üstünde dizili olan sardunya çiçeklerini
aralar, orayı sahne gibi düşünür, komşu çocuklarını çağırır,
'Gelin Tophanecilik oynayalım' derdim. Onlar önce anlamazlardı.
'Tophanecilik' ne demek? Yani Tophane bahçesindeki sahnedeki
durumu evde tatbik edelim, minicik aklımızla... Yalnız elime
renkli bir mendil aldığımı, onu sallaya sallaya hem şarkı, hem
türkü okuduğumu hatırlıyorum.
Mahalle
arkadaşlarımla evde verdiğimiz minik müsamerelerde Külkedisi
piyesini yaşatmaya çalışıyorsak, ben Külkedisi olurdum.
Tarzancılık oynuyorsak mahallenin bizden büyük ağabeylerinden
biri Tarzan olurdu. Küçük bir çocuğu Çita rolüne koyarlardı. Ben
Jane olurdum. Dallara çıkardım. Ordan Tarzan beni düşmanların
elinden kurtarır, indirir, bileklerimdeki ipi söker ve huzura
kavuştururdu."
Bodrum
"Değişik
gecelerin şehri"
"Beni
muhabbetle saran ve sinesine basan hakiki Bodrumluların jestleri
ve tabiat güzelliği ve de mevsimlerin ılık geçişi aşık etti beni
bu enfes ve bembeyaz şehre... Evet 'şehir' diyorum çünkü
şehirdir. Aşk şehridir, meşk şehridir, duygu şehridir ve
ıstırapların da meydana çıkarıldığı değişik gecelerin şehridir.
Bazen elele en büyük aşkı tadarak Bodrum'a gelen kişiler
bakarsınız nişan yüzüklerini denize atarlar ve ayrılır giderler.
Bazen de ki bu söylediğim daha çok olur- burada tanışırlar,
burada nişan takarlar, senesinde evli gelirler. İki sene sonra
geldiklerinde bir de bebek vardır kucaklarında... Bodrum uğurlu
yerdir."
Son Sözler
"Ölüme
üzülmüyorum.
Ondan
kurtulmak yok"
"İşte şimdi
Bodrum'daki köy evimde, bazen huzurlu, bazen huzursuz tatiller
yapıyorum, gibi düşünmek gerek. Çünkü kalbimin iki damarı
tıkalı. Şekerim yüksekti ve her hafta kan alınıp buradaki
laboratuvarda bakılıyor. Eh bir de kilom vardı, yavaş yavaş
verdim. Yine de zayıf sayılmam.
|
 |
Bu üç
faktör bir arada herhalde ölümü çağrıştırabilir.
Hiç
üzülmüyorum. Bu kadar güzel yaşayan bir insan, tabii ki
ölümü de tatmalı. Ondan kurtulmak yok.
Sizleri
çok seviyorum. her şeyimsiniz benim.
Bodrum'daki sessiz odamdayım ve ne güzel ki sizlerleyim,
sizlerleyim.
Allah
hepinize arzuladığınız her şeyi versin, her şeyi versin.
|
Önce sıhhat,
evet önce sıhhat.
Hepinize en
güzel dileklerimi sunuyorum efendim.
Varolunuz,
sağolunuz."
Can Dündar
Can Dündar'a
teşekkürlerimizle
Denizce

Fotograf www.michaelshow.net
images.morrissey-solo.com
www.bodrumrehberi.com
|