| |
Sahip Akosman'ın derlemiş olduğu
"Merak Ettiğim Konularla İlgili Sorular ve Bulabildiğim Yanıtları" isimli iki ciltlik eserinden birinci cildi maalesef tükenmiştir. Bu köşede, özellikle birinci cildinden örnekler vererek hem keyifli bir birlikteliği, hem de tatlı bir baskı oluşturarak kitabın tekrar basımını amaçladık.
Kitapların başındaki alfabetik dizin, merak edilenin bulunabilmesi için büyük kolaylık.
Örnekleri zamana yayılı biçimde aktaracağımızdan, yayınlanma tarihini belirterek izleyenlere kolaylık sağlayacağımızı düşündük.
Denizce

25.01.2002
| 28.02.2003 |
"Derdini Marko Paşa'ya Anlat" deyimindeki Marko Paşa kimdir?
Doğum tarihi bilinmeyen Marko Paşa 1888 yılında vefat etti. Asıl adı Marko Apostolidis olan bu Osmanlı hekimi Rum asıllıydı.
İlk ve orta öğrenimini Yunanistan'ın meyve bahçeleri ve bağlarıyla ünlü Syros Adası'nda yaptı. Sonra, ailesi ile birlikte gittiği İstanbul'da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'yi (Askeri Tıbbiye) bitirdi. Mezun olduğu yıl, cerrahi kliniği şefliğine atandı. İyi bir hekim olarak kısa sürede ün kazandı ve mirlivarlığa (Osmanlılar'da sancak beylerine verilen paşalık rütbesi) yükseltilen ilk hekim oldu. 1861'de Sultan Abdülaziz'in hekimbaşılığına getirildi. 1871'de Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Nazırlığı'na atandı. 1878'de, 2'nci Abdülhamit döneminde Meclis-i Ayan (Senato) üyeliği'ne getirildi. Kırımlı Aziz Bey'le birlikte Hilâl-i Ahmer* Cemiyeti'nin (Türkiye Kızılay Derneği) kurulmasında katkıda bulundu.
Marko Paşa çok sabırlı bir hekimdi. Hastalarını uzun uzun sabırla dinler, dertlerine tıbbi yönden yardımcı olmakla birlikte, onlara manevi huzur ve rahatlık vermeğe de özen gösterirdi.
Marko Paşa'nın bu ünü halk arasında iyice yayıldı ve zamanla, yakınmayı dinleyecek kimsenin olmadığını vurgulamak için söylenen "Derdini Marko Paşa'ya anlat" deyimi ortaya çıktı.
Not: Ahmer Arapça'dır. Anlamı kızıl, kırmızıdır.
|
|
İngilizce olan "Dead as a door nail" deyiminin öyküsü nedir?
Bu deyim, herhangi bir şeyin işe yaramayacak kadar bozuk olduğunu, ya da bir canlının hakikaten ölü olduğunu anlatmak için kullanılır. "Ölümün, kapıyla ya da çiviyle ne ilişkisi var?" diye merak edebilirsiniz ama, bu deyimle ilgili duyduğum iki hikayeyi anlatınca merakınızı gidereceğini sanıyorum. Hikayenin biri şöyle;
Eskiden, iki parçanın birleştirilmesinde kullanılan vidanın henüz icat edilmediği devirlerde, menteşeler kapılara çivilerle çakılarak tutturulurmuş. Çivilerin kapının tahtasından dışarı çıkan uçları da, bir daha sökülmemesi için çekiçlenip yan yatırılır, adeta perçinlenirmiş. Böylece, çiviler bir başka işe yaramayacak şekilde, dead as a doornail deyimindeki gibi "öldürülürmüş".
İkinci hikaye ise şöyle;
Elektrikle çalışan kapı zilinin henüz icat edilmediği devirlerde, eve gelen kişinin sokak kapısını çalabilmesi için, kapıya bir halka ya da bir tokmak takılırmış. Asılan halkanın ya da tokmağın darbesinden kapının tahtası bozulmasın diye de, tam temas noktasına iri başlı bir çivi çakılır, gelen kişi, tokmağı bu çivinin başına vurarak çalarmış.
"Dead as a doornail" deyimindeki "doornail", işte bu her kapı çalındığında kafasına vurula vurula "vefat ettiğine" hükmedilen çiviymiş.
|
|
Topkapı Müzesi'ndeki ünlü "Kaşıkçı Elması" adını nasıl almış? Bu elmas Osmanlı Hazinesi'ne nasıl girmiş? Elmas kaç karattır? Dünyanın tanınmış elmasları arasında yeri nedir?
Topkapı müzesindeki ünlü elmasa neden "kaşıkçı elması" denildiği hakkında muhtelif hikayeler varsa da, kanımca bunların doğru olanı, elmasın kesiminin oval olması ve dolayısıyla da kaşığa benzemesindendir. Elmasın Osmanlı Sarayı'na nasıl girdiği hakkındaki bilgi de, rivayetten öte değildir. Son yıllarda yeni tartışılmaya başlanan ve doğru olması en muhtemel rivayet şöyledir: 1774 yılında Pigot adında bir Fransız subayı, bu elması Hindistan'ın Madaras Mihracesi'nden satın alıp Fransa'ya götürür. Bir zaman sonra tekrar satılığa çıkartılan elması Napolyon'un annesi satın alır ve uzun süre göğsünde taşır. Ne var ki, Napolyon sürgüne gönderildiği zaman, oğlunu kurtarabilmek için, annesi de elması mecburen satılığa çıkartır. İşte o sırada, Fransa'da bulunan Tepedelenli Ali Paşa'nın bir adamı, paşa adına 150 bin altın ödeyerek elması satın alır ve paşaya getirir.
Sultan 2'nci Mahmud zamanında, Tepedelenli Ali paşa, devlete karşı ayaklandığı gerekçesiyle öldürülür, paşanın varlıklarına el konulur ve nesi var nesi yoksa Osmanlı Hazinesi'ne gönderilir. Böylelikle, Napolyon'un annesinden satın alınan "Kaşıkçı Elması" hazineye girmiş olur.
Kaşıkçı elması'nın çevresini iki sıra 49 adet pırlanta kuşatmaktadır. Bu haliyle elmas, yıldızların ortasında pırıl pırıl parlayıp gökyüzünü aydınlatan bir dolunayı andırır. Pırlantaların, elmasa ışık ve güzellik vermesi için sonradan, 2'nci Mahmud tarafından dizdirildiği sanılmaktadır.
Kaşıkçı elması 86 karattır ve dünya'nın tanınmış 22 elması arasındadır. Dünyanın en büyük elması olarak bilinen 191 karatlık Işık Dağı ya da Kuh-i Nur adıyla tanınan elmas Hindistan'da bulunmuştur ve bugün, İngiltere Krallık Hazinesi'ndedir. Adı Farsçada Işık Denizi anlamında olan, uçuk pembe renkli, yassı bir taş olan Derya-i Nur elması ise, yaklaşık 185 kırat ağırlığındadır ve bugün İran Milli Bankası'nda saklanmaktadır. Bunlara ilaveten, 1853 yılında Brezilya'da bulunan ve Güney Yıldızı adıyla tanınan 128 karatlık elmasla, Büyük Moğol Elması ve bizdeki 86 karatlık Kaşıkçı Elması, dünyadaki en büyük ve en değerli 22 elmasın arasında bulunmaktadır.
|
|
|