|
Yıllardan beri halk arasında Altınşehir Mağarası olarak da tanımlanan
Yarımburgaz Mağarası’nın alt ve üst girişleri
Çok değil, İstanbul’dan 22 km. kadar uzaklıkta, Halkalı yakınlarındaki Altınşehir mevkiinde, kayalık bir tepenin bayırında yer alan Yarımburgaz ya da halk arasındaki popüler adıyla bilinen Altınşehir Mağarası’nın önündeyiz. Üst üste iki girişi olan iki büyük kovuklu bir mağara burası.. Bir buçuk kilometre kadar uzaklıktaki Çekmece Gölü’ne nazır, önünden Sazlıdere’nin akıp gittiği Yarımburgaz Mağarası milyonlarca yıldan bu yana, İstanbul’un en eski tarihi mekânı olarak duruyor burada. Yine, binlerce yüzyıldır, geçirmiş olduğu oluşum ve değişimlerle, kovuklarında yaşamış mağara adamlarının izleriyle, içini mesken tutmuş yarasa kolonileriyle günümüze dek gelmiş.. Gelmiş ama, 1970 ‘li yıllara dek, içinde barındırmış olduğu güzel sarkıt ve dikitlerinden hiçbir eser kalmamış. Mağaranın kovukları da tinercisinden uyuşturucusuna, başıboş köpeklerden garibanlarına kimi ipini koparmışlara mesken oluşturmuş..

Yarımburgaz Mağarası karşısında yer alan Çekmece Gölü’ nün görünümü
Aslında, adı sanı pek bilinmeyen Yarımburgaz Mağaraları, Balkanlardan Ortadoğu’ya uzanan coğrafyada, en eski insan izlerinin bulunduğu iki yerden biri olarak gösteriliyor. Bunlardan biri Antalya’nın kuzeyindeki Toroslar’ın eteğinde yer alan Karain Mağarası; ikincisi de burası.. Yarımburgaz’daki en eski insan izlerinin tarihi M.Ö. 400.000‘lere kadar uzanıyor.. Biraz şaşırtıcı ve inandırıcı olmasa da bu bir gerçek. Yıllardan beri burada, İstanbul Üniversitesi tarafından gerçekleştirilmiş kazılarda, atalarımız mağara adamlarına ait çoğu fosilleşmiş ilginç buluntular ortaya çıkartılmış. Ayrıca, mağaranın derinliklerine doğru giden galerinin ortalarında bir yerde, duvar üzerine kırmızı toprak boya ile yapılmış, ancak günümüzde artık bozulmaya yüz tutmuş İ.Ö. 5. yüzyıla tarihlenen iki gemi tasviri yer alıyor ki, bunlar da Yarımburgaz Mağarası’nı oldukça önemli ve gizemli kılıyor. Mağaranın altlı üstlü iki büyük girişi de, bir zamanlar İstanbul Üniversitesi’nin özel olarak yaptırmış olduğu demir parmaklıklarla kapatılmış. Tabii ki, tarihi eser soyguncularına karşı. Kötü maksatlı kişiler içeriye girip de toprağı eşelemesinler diye; ama nerde, yıllardan beri levyeyi, balyozu eline alıp gelen parmaklıkların arasından bir delik açıvermiş kendisine. Üniversite yılmadan pes etmeden defalarca kapıyı yeniden tamir ettirip kapattırmış ama, mağaraya girmeyi aklına koymuş kişiler de yeniden bir delik açıp içeriye sızmışlar. İçerde, yıllardan beri üniversitenin bulup gün ışığına çıkartmış olduklarının dışında, daha birçok toprakaltı eser bulunup kaçırılmış ve tarihi eser piyasasında pazarlanmış. Çıkanların büyük bir kısmı da üst tabakalarda ele geçirilmiş olan Bizans dönemine ait buluntular. Çünkü, Yarımburgaz’ın üst mağarası, Bizans döneminde keşişler tarafından kilise-manastır olarak kullanılmış bir yer.

Yıllar önce İstanbul Üniversitesi tarafından mağara girişine yerleştirilen;
ancak, tarihi eser kaçakçıları ve define arayıcıları tarafından sık sık kırılan demir kapı.
Geçen günler içinde, güneşli bir pazar günü, kimi gezgin, kimi üniversiteli, kimi fotoğraf meraklısı İstanbul tutkunlarıyla, Türkiye’deki kültür turlarının öncüsü Fest Seyahat Acentesi’nin yıllardan beri sürdürmekte olduğu “Adım Adım İstanbul” gezilerinin en heyecanlılarından biri olan, Yarımburgaz Mağaraları gezisinde buluştuk..
Saat 15.00.. Amacımız, benim 1970‘li yılların başlarından beri gerek speleolojik* araştırma, gerek rehberlik nedeniyle birçok kez girmiş olduğum mağaraları gezip, dolaşmak ve de soluklamak. Üstteki mağaranın oldukça büyük girişi, İstanbul’daki kimi büyük camiler kadar geniş; gün ışığının iyi bir şekilde girdiği büyük, yüksek bir kovuğa açılıyor... İçerden birbirleriyle bağlantılı olan her iki mağaranın zemini, boydan boya eşelenip kazılmış çukurlarla dolu. Düşüp kaymamak için dikkat ediyoruz. Bu çukurlar, üniversitenin gerçekleştirmiş olduğu arkeolojik kazıların ve de tarihi eser soyguncularının izleri. Üst tabakadan tabana doğru kazdıkça, değişik dönemlerin katmanlarına, daha doğrusu Bizans gibi yakın dönemlerden eski dönemlere doğru inilmiş hep.

Yukarı Mağara’da yer alan, Bizanslı keşişlerin kullanmış oldukları kilise ve manastır kısımları.
Girmiş olduğumuz Yukarı Mağara kör bir mağara olup, doğal büyük bir galeriyle aşağı mağaraya bağlanıyor. Jeologlara göre, yumuşak kalker dokulardan oluşan her iki mağara da milyonlarca yıl önce akan bir yer altı suyunun mekanik aşındırmasıyla oluşmuş. Burada, değişik dönemlerde İstanbul Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen kazılar neticesinde üç temel kültür evresi ortaya çıkartılmış. Bunlar alt tabakalardan yukarıya doğru, Paleolitik, Kalkolitik ve Bizans dönemleri. Kapsamlı ve disiplinli hafriyat 1965 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından başlatılmış. 1978 yılında da Semavi Eyice hoca, konusu icabı Bizans tabakası içinde yapmış araştırmalarını. Ardından 1985-88 yılları arasında Profesör Mehmet Özdoğan ile Koyunlu Kalkolitik tabakayı kazmışlar.. 1989 sonrasında da gene Mehmet Özdoğan ve Güven Arsebük, Howell ile birlikte Paleolitik tabakaya inmişler.

Mağaranın içinden, gün ışığının girişe vuran görüntüsü
Yukarı Mağara’nın duvarlarını inceleyip bakıyoruz. Bir zamanlar burada bir kilisenin var olduğu duvarlardaki nişlerden ve gene mağaranın doğu duvarına oyulmuş büyük bir absidin belirgin izlerinden belli. Kilisenin yanı sıra, Yukarı Mağara’nın içinde kayalara oyulmuş, bir manastıra ait olduğu belirlenen basamakların, su yollarının izleri tüm netliği ile görülebiliyor. Yapılan araştırmalar, bu kilise ve manastırın Erken Bizans dönemine ait olduğunu ortaya çıkartmış. Erken Bizans döneminde, burasının din adamları için önemli bir iskân yeri olduğunun bir başka göstergesi de, Yarımburgaz Mağaraları’nın çevresinde yer alan taş zemine oyulmuş lahit şeklindeki mezarlar. Geçen yıllar içinde hemen hepsi soyulup soğana çevrilmişler.

Yarımburgaz Mağarası’nın derinliklerine doğru yol alırken…
Mehmet Özdoğan’ın 1986 yılında gerçekleştirmiş olduğu alt tabaka kazılarında M.Ö. 5000-3000 yılları arasına tarihlenen Kalkolitik Çağ dönemine ait yerleşim izleri ortaya çıkartılmış. Burada bol miktarda el yapımı kâse, çanak, uzun boyunlu ve perdahlı çömlek türü örnekler, kemik bızlar, çakmak taşı kesiciler bulunmuş. Son olarak da 1989 yılı sonrasında, Paleolitik tabakada gerçekleştirilen kazılarda atalarımız mağara adamlarının kullanmış oldukları çakmaktaşı yonga, çekirdek, yumru gibi aletler ortaya çıkartılmış. Bunlardan bazı örnekler bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin “Çağlar Boyu İstanbul” bölümü girişindeki vitrinlerde sergileniyor. Paleolitik adını verdiğimiz dönem M.Ö. 5000’li yılların öncesi..

Milyonlarca yıl önce oluşan bir sarkıt ve dikitin birleşmesinden ortaya çıkmış doğal bir sütun
Yukarı Mağara’yı Alt Mağara’ya bağlayan doğal galeriden aşağıya doğru yavaş yavaş iniyoruz. Burada gerçekleştirilmiş kazılarda ortaya çıkartılan Paleolotik Çağ buluntuları, Yarımburgaz Mağarası’ndaki en eski fosil insan izlerinin M.Ö. 400.000 yıllarına kadar uzandığını gösteriyor. Ama, burada yapılan mikrofauna araştırmalarında, insan izlerinden başka tarih öncesi çağlara ait fosilleşmiş sırtlangil, domuzgil, geyikgil, ayıgil, kedigil.. gibi türlerin de izlerine rastlanmış. Bu hayvan buluntuları arasındaki en önemli örneklerden biri de binlerce yıl önce yaşamış olan Mağara Ayısı Ursus Spelaus’a ya da Ursus Deringeri’ye ait kemik ve dişler.. Aşağı Mağara’da gerçekleştirilen üç kazı evresinde, buradan 1600 kadar tarih öncesine ait taş alet örnekleri çıkartılmış. Bunlar arasında başı çekenler de çakmaktaşı olanlar.

Yarımburgaz; milyonlarca yıl önce, yer altı sularının şekillendirmesiyle oluşmuş bir mağara
Ellerimizde fenerler, 1200 Metre uzunluğundaki Aşağı Mağara’nın derinliklerine doğru yol almaya başlıyoruz. Ağır ağır, temkinli ve de dikkatli.. Çünkü, yolumuz üzerindeki küçük çukurlar, engebeli, ıslak ve çamurlu zemin üzerinde düşüp kaymamız için yeterli. İçinde yürüdüğümüz mağara galerisi baştan sona yüksek, geniş ve havadar ve bütün öteki mağaralar gibi serin. Bir zamanlar, mağaranın belirli köşelerini zenginleştiren sarkıt ve dikitler akvaryum balığı meraklılarının akvaryumlarını süslemek için bu işin ticaretini yapanlar tarafından kırılıp götürülmüş.. Kimi yerde duvarlar, “Ali Ayşe’yi Seviyo” türünden grafitilerle dolu. Buralara kadar gelip girenler, bir anı olsun diye adını yazmaktan geri kalmamış. Ama, bu grafitilerin arasında, XIX. yüzyıl sonlarına, XX. yüzyıl başlarına ait olanlar da var. Bilmem kim Efendi buralara kadar gelip, o güzel eski yazıyla adını sanını karalamış. Buraya gelenlerden biri de, 1921 yılında burayı dört arkadaşı ile girip incelemiş, hatta içeriye girerken olası eşkıyaya karşı yanlarında tabanca bulundurmuş olan, İstanbul Dar ül Fünun’u müderrislerinden Harun Reşit (Kocacan) Efendi.. Uzun uzun yazmış mağarayı, yazdıklarından birkaç satırı nakledelim:

Mağara içinde yer alan “Rinolophe” türü küçük yarasa popülasyonundan,
kış uykusuna çekilmiş birkaç örnek.
“..Etrafımız simsiyah.. Karanlığın derecei kesafetini görmek için mumları söndürdük. Bir anda zulmeti mutlaka içinde kaldık. Kendimizi çarpmaksızın bir adım ilerlemek mümkün değil.. mumları tekrar yaktık… Mağara kâh sağa, kâh sola doğru dönüyor. Bazen genişliyor, bazen daralıyor.. Mağaranın 100 metre kadar ilerisindeki duvarlarda Halkalı Ziraat Mektebi Alisi talebesi ile Kabataş Sultanisi talebesinin mağarayı ziyaretleri hatırası yazılı. Biz de cidarların düz bir yerine mumların isleri ile isimlerimizi yazdık…”

Mağara içinden bir başka görüntü
Mağarayı gelip gezmiş, araştırmış olanlar arasında bir de Profesör Raymond Hovasse var. 1927 Yılında girmiş buralara ve şu satırları kaleme almış:
“.. Mağara’nın cidarları üzerindeki muhtelif lisanlarda yazılmış isimleri nazarı itibara almasak bile, aşağı dehlizdeki hendek, bize bu mağaranın birçok kere ziyaret edildiğini gösterir. Bizi tenvire müsait yalnız bir vaka vardır. O da Mösyö Jeanel’in üzerine dikkatimizi celbettiği resimlerdir. Bunlar üç kayık resmini gösterir. Kayıkların ikisi küreksiz, hatta kaba taslak yapılmıştır. Diğerinin bir direkle yelkeni vardır. Bu kayıkları kırmızı kille yapmışlardır…”

İ.Ö. V. Yüzyıla tarihlenen, toprak boya ile resmedilmiş gemi betimlemelerinden kürekleri olanı
Mağara içinde 400 m. kadar ilerledikten sonra, Fransız Profesör Hovasse’ın sözünü ettiği kayık resimlerinden ikisini buluyoruz (üçüncüsü maalesef yok; herhalde silinip kaybolmuş). Kırmızı toprak boya ile resmedilmiş gemilerden biri küreklerine kadar seçilebiliyor.. Mağaralarda yaşamış atalarımızdan bize kalan miras.. Ancak, kıymeti bilinmediğinden yitip kaybolmasına da az bir zaman kalmış.

Yarımburgaz Mağarası’nın 300 metre kadar içinde yer alan yelkenli gemi resmi
Duvarlardaki resimleri fotoğraflıyor, mağaranın geri kalan kimi kısımlarını inceliyor ve dönüş yolunu tutuyoruz. Gene ağır aksak, temkinli adımlarımızla; düşmeden, kaymadan ilerlemeye çabalıyoruz. Çok geçmeden mağaranın içine doğru uzaktan sızan gün ışığı bizleri yer üstündeki yaşadığımız dünyaya geri getiriyor..
Dışarı çıkıp bulutlar arasından bize göz kırpan güneşi selamlıyor, Çekmece Gölü tarafından gelen güney rüzgârını nefesliyoruz. İstanbul deryasının pek fazla bilinmeyen bir köşesinde yaptığımız bu gezi ve keşif oldukça heyecan verici ve bir o kadar da keyifli

Mağara duvarları üzerinde görülen, yüzyılın başlarına ait
Osmanlıca yazılmış grafitilerden bir örnek.
Yarımburgaz Mağarası, aslında İstanbul’daki insanlık tarihinin başladığı en eski yer, ama ne acıdır ki terkedilmiş, tarihi eser kaçakçılarına, tinercilere, başıboş köpeklere bırakılmış durumda. İçindeki gemi resimlerinden, kilise duvarlarına her bir köşesi ağır aksak kaybolup gidiyor..

Yarımburgaz Mağarası civarında yer alan, Bizans dönemine ait kaya mezarlarından birinin içi
* Speleoloji: Mağara Araştırmaları
Yazı ve Görsel Malzeme: Turgay Tuna
Turgay Tuna'ya teşekkürlerimizle
Denizce

24.10.2008
|