| |
Günlük konuşma dilinde stres,
işyerinde karşılaşılan güçlükler, huysuz bir işveren, bir
yakınımızın hastalığı, ya da akşam trafiğidir. Kişilik
özelliklerimiz ve yatkınlıklarımız önemli olsa da, günlük
yaşamlarımızın stres uyaranları bakımından hayli "zengin" olduğu
da gerçek.
Bedenin stres tepkisi,
değişikliklerle ya da tehlikeyle başa çıkmaya yarayan bir uyum
mekanizması. Ancak, bu yüksek uyarılmışlık durumundan sonra
bedenin normal temposuna geri dönmeye gereksinimi vardır. Stres
veren durumların ardı arkası kesilmezse, stres, sorun çözmek
için gerekli enerjiyi sağlamak yerine yaşamı zorlaştırmaya
başlıyor.
|
 |
|
Gerçekte stres yaşamımızın hem
gerekli, hem de istenen bir yönü. Bir bebeğin dünyaya
gelişi, işte büyük bir projeyi tamamlamak, yeni bir eve
taşınmak. Bunlar da üzücü olaylar ya da felaketler kadar
strese neden olur. Stressiz yaşam, kuşkusuz sıkıcı olurdu.
Milyonlarca yıl önce kazandığımız bir uyum mekanizması olan
stres, savaşmak ya da tehlikeden kaçmak için gereken güç ve
enerjiyi sağlar. Stres, hem fiziksel, hem de zihinsel
olabilir. Maddi kaygılar, sevilen birinin hastalığı,
sevdiğimiz birini kaybetmek gibi deneyimler de strese neden
olabilir. Çoğu zaman da, zihinsel ve fiziksel
zorunluluklarımızın üzerimizde yarattığı baskının farkında
bile olmayız. |
Bundan 50 yıl kadar önce Avusturyalı bilimadamı Hans Selye
stresi, bedenin korku, kavga, yalıtılmışlık, sıcak, soğuk
benzeri, beden ısısı ve kan basıncı gibi yaşamsal işlevlerinin
dengesine zarar veren uyarıcılara tepkisi olarak tanımlamıştı.
Selye, stresin hem yaşam iksiri, hem de kötü bir armağan
olabileceğini de farketmişti. Aslında stres, bedendeki stres
hormonlarının aracılık ettiği, "ya savaş, ya da kaç!"
tepkisidir. Bu tepki, tehlike durumunda kendini savunması için
bedeni gereken uyarılmışlık durumuna getirir. Sorun şu ki,
modern yasamda karşılaşılan stresli durumlarda çoğu kez,
savaşmak ya da kaçmak uygun bir tepki olmuyor. Kimi zaman
bedenlerimiz, saatlerce bu uyarılmışlık durumunda kalabiliyor.
Araştırmacılar, tıpkı bir bulmacanın parçalarını biraraya
getirir gibi, bedenimizin stres tepkisinin bileşenlerini,
insanların bedenlerindeki ve içdünyalarındaki etkilerini ortaya
çıkarmaya çalışıyorlar.
Ata Yadigârı Bir Uyum Mekanizması
Birçoklarınca stres, çağdaş toplum yaşamının en önemli sağlık
sorunlarından biri. Aşırı stresin bedenlerimizde ve içdünyamızda
yaratabileceği sorunlar, bugün herkesçe biliniyor. Stres,
insanlığın biyolojik ve zihinsel "çarpıklık"ları için bulunmuş
bir sözcük gibi. Gürültü, kalabalık, yalnızlık, açlık, tehlike,
enfeksiyon, hatta tehlikeli ya da üzücü bir durumu gözümüzde
canlandırmak bile strese neden olabilir. Belli bir düzeyde kaygı
ya da stres, sağlık için gerekli. Bedenin stres tepkisini, bir
uçağın kalkışa hazırlanmasına benzetebiliriz. Neredeyse bütün
sistemler (kalp ve damarlar, bağışıklık sistemi, akciğerler,
sindirim sistemi, duyu organları ve beyin) karşı karşıya
kaldığımız zorlu durumu karşılamak için hazırlanır. Kalp
atışlarının hızlanması, kan şekerinin yükselmesi, ellerin
terlemesi, gerginlik, bunlar, zorlu bir durumla
karşılaştığımızda bedenimizde meydana gelen yüzlerce değişimden
yalnızca birkaçı.
"Tehlikeli" bir durumla karşı karşıya kalındığında beyin,
adrenalin ve noradrenalin hormonları üreterek bedeni alarma
geçirir. Kan basıncı yükselir, kalp atışları hızlanır, deriye
giden kan akışı kısıtlanır, midenin işlevleri sınırlanır,
terleme artar. Beyin bu sırada, kortizol adlı bir başka hormon
daha üretir. Kortizol, sisteme fazladan besin sağlanmasını ve
bağışıklık sisteminin önceliklerinin tehlike durumuna göre
yeniden düzenlenmesini sağlar. Sindirim gibi işlevlerin
kaynakları, kalp ve bacaklar gibi sistemlere yönlendirilerek,
kısa dönemli fiziksel çaba gerektiren bu acil duruma
hazırlanılır. Bütün bunlar, bedensel ve zihinsel "tehlike"
olarak algılanan durumla başa çıkabilmek içindir; kalabalık bir
grubun önünde yapılacak bir konuşma, yolda önümüze aniden
çıkıveren bir arabadan kaçmak, iş değiştirmek gibi. Stres, karşı
karşıya kalınan yeni duruma yoğunlaşmamızı, hedefe yönelmemizi
ve yöneldiğimiz işi başarmak için güdülenmemizi sağlar. Bu
tepki, öğrenme açısından da gereklidir: beynin öğrenmeden
sorumlu bölgesi olan hipokampusta etkili olan bazı kimyasal
taşıyıcıların (neurotrasmitter) düzeylerinin de yükselmesini
sağlar. Bu, karşılaşılan olayla ilgili ayrıntıların kolay kolay
unutulmamasını sağlar. Bu deneyim, daha sonradan aynı olayla
karşılaşıldığında hata yapma riskini azaltmaya yarar. Bu gibi
durumlarda genellikle, tehlike geçtiğinde tepki de geçer, stres
hormonlarının düzeyi normale döner.
Kimi araştırmacılarsa, stresin bedendeki olumsuz etkilerini
ortaya çıkarmak için hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden
yararlanıyorlar. İngiltere'deki Bristol Üniversitesi'nden
araştırmacılar, farelerin, tekrarlanan bir uyarıcıya, stres
tepkilerini her seferinde azaltarak karşı koyduklarını, ancak
yeni tehlikelere karşı normal stres tepkisi vermeye devam
ettiklerini ortaya çıkarmışlar.
Rockefeller Üniversitesi'nden iki araştırmacı, fareler üzerinde
yaptıkları deneylerde, stresin bağışıklık sistemi üzerinde iki
farklı etkisinin olduğunu göstermişler. Araştırmacılara göre,
kronik stres bağışıklık sistemini bastırıcı, akut stresse
güçlendirici etki yapıyor. Doğal koşullarda akut stres, bir
yaraya ya da enfeksiyona yönelen bağışıklık tepkisini
güçlendirerek koruyucu etki yapıyor. Ancak, bu bağışıklık
tepkisi nikel ya da lateks gibi zararsız bir antijene
yöneldiğinde zarar verici olabilir. Bu varsayım, bağışıklık
sistemi hastalıklarının stres nedeniyle daha da kötüye gitmesini
açıklayabilir. Kronik stres, bedenin bağışıklık işlevlerini
gerçekten bastırıyorsa, araştırmacılara göre bu durum,
enfeksiyonların ve kanserin strese bağlı olarak kötüleşmesini ve
yaraların geç iyileşmesini açıklıyor.
Bedenin Stres
Tepkisi

1.
Duyu organlarından gelen sinir demetleri, talamusta
birleşir. Talamus, bir tehlike uyarısı yaptıkları zaman, (korku
merkezi olan) amigdalayı ve stres tepkisini hareket geçiren
beyin sapını etkinleştirir.
2. Beyin sapı, tüm organlara,
kaslara ve damarlara bilgi taşıyan sempatik sinir sistemini
uyarır. Çok kısa bir süre sonra sinir uçları, kimi sistemlere
canlandırıcı etki yapan, kimilerinin çalışmasını yavaşlatan
noradrenalin hormonu "dökmeye" başlar.
3. Böbreküstü bezi, stres
hormonlarının önemli bir bölümünü salgılar (kortizol gibi).
Sempatik sinir sisteminin uyarısıyla böbreküstü bezindeki
adrenal medulla bölgesi, adrenalin ve noradrenalin hormonlarını
salgılamaya başlar. Bu hormonlar, beden hücrelerinde iki farklı
tür alıcıya bağlanırlar. Organdaki alıcı türlerinin "alfa" ya da
"beta" oluşuna göre, organın etkinliğini azaltıcı ya da artırıcı
etki yaparlar.
4. Sinir sistemiyle organlar
arasındaki koordinasyonu sağlayan hipotalamusun uyarılmasıyla,
bedenin stres tepkisinin en önemli bölümü başlar.
Hipotalamustaki sinir hücreleri, "Kortikotropin Salgılayıcı
Faktör" adı verilen (corticotrophinreleasingfactor, kısaca CRF)
adlı hormonu salgılar. CRF, kanla hipofiz bezine taşınır;
buradan çıkan uyarıcı hormonlar, kanla böbreküstü bezine gider
ve daha fazla kortizol üretimi için burayı uyarır. Kortizol kana
karışır; kandaki miktarı belli bir düzeye ulaştığında,
hipotalamusu, CRF üretimini durdurması için uyarır. CRF üretimi
durunca, kandaki kortizol miktarı da azalır. Bir süre sonra
noradrenalin düzeyi de düşer; beden rahatlar.
5. Mide ve kalp gibi düz
kaslardan oluşan organlara adrenalin ve noradrenalin yalnızca
kortizol varsa, onunla birlikte etki eder. Stres hormonları,
organları yüksek uyarılmışlık durumunda tutar. Kalp atışları
hızlanır, beyne, akciğerlere, karaciğere, kalbe daha fazla kan
gider. Beden hücreleri insüline daha az tepki gösterir. Böylece,
kandaki şeker miktarı normalden fazla olur; beyne enerji desteği
yapılır. Stres tepkisi sırasında kaslar da şeker yerine yağ
depolarını yakmaya başlarlar. Sindirim sistemindeki organların
enerji gereksinimleri düşer. Açlık, susuzluk ve cinsellik
dürtüleri bastırılır.
6.
Akut stres, bağışıklık sisteminde fagositleri
(yutar hücreler) etkinleştirir. Sitokinlerin (bağışıklık sistemi
hücreleri arasında aracılık yapan hücreler) etkisi
noradrenalinle güçlenir. 30-60 dakika sonra kortizolün etkisiyle
tekrar frenlenir.
Süregiden Stresin Etkileri

Sinir Hücreleri
Beyin, kronik stresten olumsuz etkilenir. Belli sitokinler,
sinir hücrelerine zarar verir. Aşırı miktarda kortizol
hipokampusun işlevlerini engeller; uzun süreli olursa
küçülmesine neden olur. |
|
 |
Pankreas
Kortizol, insülinin beden hücreleri üzerindeki etkisini
azaltır. Kortizol düzeylerinin kronik bir biçimde yüksek
olmasını beden, insülin eksikliği olarak algılar. Bunun
sonucunda, pankreastaki hücreler tükenene kadar insülin
üretirler. Böylece, insülin eksikliği doğar, kan şekeri
yükselir; şeker hastalığı riski oluşur. |
|
 |
Kan Damarları
Kan basıncının kronik olarak yüksek olması, kan damarlarına
zarar verir. Beyaz kan hücreleri, damarların iç yüzeyine
yapışır; yağlar, şeker ve oluşan kan pıhtıcıkları kanın
akışını yavaşlatır, damar tıkanıklığı, kalpte, akciğerlerde
ya da beyinde kriz riski ortaya çıkar. |
|
 |
Kaslar
Kaslar da insüline daha az tepki gösterir ve hücrelere daha
az şeker girer. Stres sırasında kas hücreleri şeker yerine
yağ yakarlar. Bunun için kas proteinine gereksinim vardır;
karaciğer kaslara besin sağlamak için bu proteinleri şekere
çevirir. Kaslar, fiziksel yükle sürekli olarak etkin olduğu
için bedende gerginlik olur. |
|
 |
Mide
Noradrenalin, sindirim sistemindeki organların kan
damarlarını daraltır. Damarların daralmasıyla mideye daha az
bağışıklık hücresi gelmeye başlar. Bir kurama göre, bu, mide
mukozasındaki iltihaplarda bulunan virüslerin serbestçe
üremesine yol açıyor. Bunun yanı sıra, stres sırasında
mukosa, mide sıvılarına karşı çok hassaslaşıyor. Yemekten
sonra mide duvarı gerildiğinde, ağrılar ve mide bulantısı
oluşuyor. |
|
 |
Cinsel Organlar
Kandaki kortizol, dolaylı olarak testesteron sentezini
engeller. Cinsel istek azalır, eşey organları daha az sperm
üretir, sonuçta iktidarsızlık ortaya çıkabilir. Kadınlarda
adet döngüsü zarar görür. |
|
 |
Bağışıklık Sistemi
Kemik iliğinde, öncü hücreler (b-lenfositler) gibi
bağışıklık hücreleriyle, fagositler (yutar hücreler) oluşur.
Öncü hücreler, boyunaltı bezine giderler (timus) ve orada
t-lenfositlere etki ederler. Buna karşın fagositler, kan
yoluyla bütün bedene dağılırlar. Enfeksiyonlarla savaşırlar
ve bağışıklık sistemini etkinleştirirler. |
|
1. Fagositler,
t-lenfositleri etkinleştiren sitokinler gibi belli mesaj
taşıyıcıları üretirler. Bunlar bölünüp olgunlaşarak yardımcı
hücrelere ve öldürücü hücrelere dönüşürler.
2. Yardımcı hücreler,
mesaj taşıyıcı kimyasal maddeler salgılamayı sürdürür. Bu
maddeler, b-lenfositlerin, antikor üreten lazma hücrelrrine
dönüşmesi için uyarır.
3. Kronik stres
altındayken, kanda çok fazla kortisol bulunur. Bu durum
sitokin sentezini frenleyerek, bedenin kendini korumasında
atılacak adımların önüne geçer. Kortisol doğrudan lenfatik
sistemi engeller. Kimi zaman kortisol eksikliği olur ve
bağışıklık sistemi fazla çalışır. Bu, beyin köküne etki
eder; davranışlarda ve duygu durumunda değişiklikler olur;
güçsüzlük, toplumsal yalıtılmışlık, depresyon ortaya çıkar. |
İyisi Var, Kötüsü Var
Çevresel, bedensel ya da
fizyolojik stres, birçok canlının yaşamında önemli rol oynar.
Örneğin, olumsuz bir durumdan kurtaracak hareketin yapılmasını
ya da bir bağışıklık tepkisi verilmesini sağlar. Öte yandan da
stres, birçok hastalığın başlamasında ve ilerlemesinde
etkilidir. Araştırmacıların stres tepkisinin bedende yarattığı
değişimleri incelerken başvurdukları bir anlatım biçimi de,
stresi akut ve kronik olarak ikiye ayırmak.
Doğada kaplanla karşı karşıya kalan insanın, kaçmak ya da
savaşmak için adrenalin düzeyinin hızlı bir biçimde artmasına
gereksinimi vardı. Modern yaşamdaysa kaplan sürprizinin yerini
çok başka tehlikeler almış. Stres tepkisini tetikleyen, acil bir
gereksinimi belirten bir telefon görüşmesi ya da patronla önemli
bir toplantı gibi durumlar oluyor. "Çok stresliyim.." sözüyle
anlatmaya çalıştığımızsa, genellikle, uzmanların kronik stres
olarak adlandırdığı durum.
|
 |
|
Bazılarımız baskıya
daha dayanıklı olsak da, bedenin strese tepki mekanizması
bütün insanlarda aynı biçimde çalışır. Yüksek uyarılmışlık
durumundan sonra beden, normal temposuna dönmeye gereksinim
duyar. Eğer stres uyaranlarının ardı arkası kesilmezse,
stres tepkisi, sorunları çözmek için gerekli enerjiyi
sağlamak yerine, yaşamı zorlaştırmaya başlıyor. |
Aşırı stres, bedensel ve zihinsel sağlığımızı ve ilişkilerimizi
bozacak, fiziksel, duygusal ve davranışsal hastalıklara,
uykusuzluk, sırt ağrısı, baş ağrısı gibi görece küçük
rahatsızlıklara yol açabilir; yüksek kan basıncı ve kalp
hastalıkları gibi yaşamı tehdit eden hastalıkların ortaya
çıkışında rol oynayabilir.
Kısacası, bedenin sürekli olarak stresin neden olduğu
uyarılmışlık durumunda kalması, biyolojik sitemlerin
yıpranmasına neden oluyor; bedenin kendi kendini onarma ve
koruma becerisi tehlikeye giriyor. Yaralanma ya da hastalanma
riski ortaya çıkıyor.
Modern Yaşamın Gereği mi?
Herkes stres hisseder; ancak,
farklı insanlar olaylardan farklı şekilde etkilenir ve farklı
tepkiler verir. Öte yandan, strese verilen tepkiler farklılık
gösterse de, çevremizde stres kaynağı olan ortak etkenler de yok
değil. Araştırmacılar bu etkenleri belirlemek için, insanların
yaşam koşullarını ve strese yatkınlıklarını ortaya çıkarmaya
yönelik çalışmalar da yapıyorlar.
Modern yaşamda biz insanlar, kısa süreli olmayan, süregiden
stresli durumlarla sık sık karşı karşıya kalırız. Üstelik, bu
gibi durumlarda genellikle eyleme geçme, yani kaçma ya da
savaşma dürtümüzü de baskılamak zorunda kalır; hem de çoğu kez
bunun farkında bile olmayız. Kronik stres kaynaklarından sık
rastlananlar, ağır iş yükü, ilişkilerde yaşanan sorunlar,
yalnızlık ve maddi kaygılar. Bir de, bu durumların üst üste
geldiğini düşünün.
Kimi uzmanlara göre stres, sanayi devriminden sonra, yaşamın
hızlanması sonucu ortaya çıkan "modern" bir sorun. En önemli
nedenlerden biri, değişen işyeri koşulları gibi dış etkenler.
Başka uzmanlara göreyse, yaşamlarımız eski dönemlere göre daha
çok stresli değil; yalnızca stresin kaynakları geçmiştekilerden
farklı. Bu görüşleri sınamak için bazı araştırmacılar, yüzlerini
günlük yaşamlarımızın büyük bir çoğunluğunu oluşturan iş
yaşamına çevirmişler. Çünkü, modern toplumların en önemli
sorunlar listesinin başında iş yerinde yaşanan stres geliyor.
Birçok araştırma, iş yerindeki stresin, sağlık açısından sigara
tüketimi ve hareketsizlik kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor.
Çalışma yaşamındaki stres kaynaklarının belli başlılarına
gelince: kişinin, kendi sorumluluklarını etkileyecek kararlara
katılamaması, performans konusundaki acımasız ve makul olmayan
istekler, işverenle çalışanlar arasında iletişim ve çatışma
çözme becerilerinin eksikliği, iş güvenliğinin olmaması, uzun
çalışma saatleri, evden ve aileden uzun saatler boyunca uzak
kalmak, işyeri politikaları ve çalışanlar arasındaki çatışmalar,
kişinin sorumluluk düzeyine karşılık gelmeyen ücretler,
kalabalık ya da iş ortamının ergonomisi gibi olumsuz fiziksel
koşullar...
ABD'de Ulusal İş Güvenliği ve Sağlığı Enstitüsü'nün (NIOSH) 1990
yılındaki araştırmasına göre, toplumun çalışan kesiminin % 40'ı,
işlerinin çok ya da aşın stres yüklü olduğunu düşünüyor. % 25'i,
işini, yaşamlarındaki bir numaralı stres etkeni olarak görüyor.
Dörtte üçü, çalışanların bir nesil önceki kuşağa göre işyerinde
çok daha fazla baskı altında olduğuna inanıyor. NIOSH'a göre,
işyeri stresinin sağlığa etkisi, maddi sorunlar ya da ailedeki
sorunların etkisinden çok daha fazla. 2000 yılında yapılan iki
araştırmada da hep benzer sonuçlar bulunmuş. 1992 yılında
Birleşmiş Milletler'in yayımladığı bir raporda çalışma yerindeki
stresin 20. yüzyılın hastalığı olduğu belirtiliyor. Bundan
birkaç yıl sonra, Dünya Sağlık Örgütü, çalışma yeri stresinin
dünya çapında salgın bir hastalık olduğunu belirten bir rapor
yayımladı.
1999 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslararası Çalışma
Örgütü (ILO), dünya nüfusunun çalışan kesimini oluşturan 2,5
milyar insanın, çalışma koşullarının etik açıdan doğru ve
ekonomik açıdan da sağlıklı önlemler alınarak iyileştirilmesine
yönelik bir çağrı yaptı. Araştırmalara göre, çalışma koşulları
iyileştirilmezse, yakın gelecekte ülkeler çok ciddi ve masraflı
sorunlarla uğraşmak zorunda kalacaklar. WHO ve ILO'ya göre, 21.
yüzyılın ilk yarısında, endüstriyel etkinliklerin gelişmekte
olan ülkelere taşınmasına bağlı olarak, işyeri hastalıkları ve
iş kazaları önemli ölçüde artabilir.
Yaş ve Meslek
Gruplarına Göre Stres Nedenleri

Maliyetleri düşürmek amacıyla birçok endüstri etkinliği, küresel
işgücünün % 75'ini barındıran gelişmekte olan ülkelere
aktarılıyor. Ancak, bu ülkelerin birçoğu, çalışan ve çalışmayan
nüfuslarını kimyasal, biyolojik, psikososyal ve ergonomik
zararlardan korumaya yönelik teknik ve toplumsal altyapıdan
yoksun. Bu yüzden uzmanlar, yakın bir gelecekte gelişmekte olan
ülkelerde çalışan kesimin sağlık durumunda önemli bozulmalar
bekliyorlar. Bugün, dünyada her yıl 160 milyon kişinin, iş
koşulları nedeniyle solunum, kalpdamar hastalıkları, kanser,
işitme kaybı, kas ve iskelet hastalıkları, üreme bozuklukları,
zihinsel ve nörolojik hastalıklara yakalandığı belirlenmiş.
Kimileri Daha Yatkın
Stresin tanımının değişebileceği
gibi, insanların strese verdikleri tepkiler de kişiden kişiye
değişiklik gösterebiliyor. Stresle ilişkili olduğu düşünülen bir
kişilik özelliği de, araştırmacıların A tipi davranışlar olarak
adlandırdığı özellikler. A tipi kişiler, başarılı olmaya ve
farkedilmeye gereksinim duyan, sinirlenmeye ve düşmanca tepkiler
vermeye yatkın, zamana büyük önem veren ve sabırsız yapıda
kimseler. Çevrelerine baktıklarında, her yerde ulaşılacak
hedefler görüyorlar. Yaşamda her oyunu kazanmak istiyorlar.
Hızlı konuşuyor, hızlı hareket ediyor ve sıkça
karşılarındakinin sözünü kesiyorlar. Kuyrukta beklemeye
dayanamıyorlar. Başarıyı maddi kazançlarla ölçüyor, ulaşılan
hedeflerin kalitesine değil, sayısına bakıyorlar ve yaşamın
güzelliklerine yalnızca yüzeysel bir ilgi duyuyorlar.
A tipi davranışlar kavramı, Friedman ve Rosenman adlı iki
kardiyologun, hastaları arasında bu özeliklere sahip insanların
sayısının normalden çok fazla olduğuna inanmalarıyla ortaya
çıkmış. Sistemli bir şekilde çalışarak bu kişilerin davranış
modellerini ortaya çıkarmaya çalışmışlar ve ortaya üç ana öğeden
oluşan bir davranış modeli çıkmış: kolayca açığa çıkabilen
düşmanlık, zamanın kısıtlılığı duygusu, rekabet etme ve başarma
motivasyonu. Daha sonraki araştırmalar da, A tipi davranış
özelliklerinin insanları kalpdamar hastalıklarına yatkın
kıldığını gösteriyor.
Primat Akrabalarımızın Yöntemleri
Stresin yaşamlarımız üzerindeki
etkisi konusunda çıkarsamalar yapmak için, yakın akrabalarımız
primatlar üzerinde araştırmalar yapanlar da var. Robert
Sapolsky, 20 yıldır Serengeti'de yaşayan babunların dünyasını
araştıran bir bilimadamı. Yıllardır, bu canlıların kendi
aralarındaki ilişkileri inceliyor ve davranışlarıyla ilgili
verileri hayvanların stres hormonu, antijen ve kolesterol
düzeyleriyle karşılaştırıyor. Sapolsky, babun toplumlarının,
ilginç bir biçimde batılı insan toplumlarına çok benzediğini
belirtiyor. Araştırmacıya göre, biz insanlar, ekolojik açıdan
ayrıcalıklı bir durumda yaşadığımız için toplumsal ve psikolojik
stres "yaratabiliyoruz". Serengeti'de yaşayan bu maymunlar da,
kalori gereksinimlerini karşılamak için günde yalnızca üç saat
çalışıyorlar; tıpkı bizim gibi ayrıcalıklı bir durumdalar.
Sapolsky, toplumsal çapraşıklıkları nedeniyle onların da stresin
olumsuz etkilerini bizler gibi yaşadıklarını belirtiyor. Ona
göre, babunlardan bu konuda öğreneceklerimiz olabilir; çünkü
Sapolsky, bu canlılarda, zihinsel stresin fiziksel zararlarını
hafifletmelerine yarayan çeşitli davranış biçimleri gözlemlemiş.
Sapolsky, stres hormonu düzeyi düşük olan erkeklerin,
zamanlarının çoğunu başkalarının parazitlerini ayıklamakla,
cinsel açıdan bir şey beklemeden, kızışmamış dişilere
parazitlerini ayıklatmakla ve küçüklerle oynamakla
geçirdiklerini gözlemlemiş. Bir tehlikenin ne kadar ciddi
olduğunu ayırt edemeyen maymunların stres hormonu düzeyleriyse,
gerçek tehlikelerle ciddi olmayanlarını ayırabilenlere göre iki
kat daha fazla. Sapolsky, kavgayı pasif olarak bekleyen
maymunların, durumu kontrol altına alarak ilk önce saldıran
maymunlara göre daha stresli olduğunu da ortaya çıkarmış.
Stres Tepkisini Kontrol Edebilir miyiz?
Stresin nedenleri ve stres
kaynakları, herkes için farklı. Biri için felaket olarak
nitelendirilebilecek bir olay, bir başkası için küçük bir
başarısızlık olabilir. Her insan stresi farklı bir biçimde "ele
alır". Örneğin, iş değiştirmek ya da yeni bir ev almak gibi
değişiklikler bazı insanlar için boğucu bir deneyimken, bazıları
bunu sevinçle karşılar. Kimileri için trafikte beklemek çekilmez
bir deneyimdir, kimileriyse bunun üzerinde hiç durmaz. Kimi
insanlar içinse stresli durumlar bir tür meydan okumadır. Strese
verilen tepkilerin bu kadar farklı olabilmesi, kişilerin
tutumlarındaki, algılarındaki farklılıktan ve stresli durumlarla
başa çıkmada başvurdukları yolların çeşitliliğinden
kaynaklanıyor. Yaşama bakışın olumlu ya da olumsuz olması,
geçmiş deneyimler kadar, yaşam biçimi de stres yönetimi
açısından önem taşıyor.
Stresin etkilerine dirençli
olabilmek için, düzenli olarak bedensel egzersiz yapmak,
tahıllar, meyve ve sebzeler bakımından zengin ve dengeli
beslenmek, alkol, tütün ve kafeinden kaçınmak büyük önem
taşıyor. Kabaca örneklemek gerekirse, uzmanlar her on ölümden
yedisinin, yaşam biçiminde yapılacak olumlu değişikliklerle
geciktirilebileceğini düşünüyorlar. ABD Hastalık Kontrol
Merkezi'ne göre, ABD'de 21-65 yaş arasındaki yetişkinlerde
ölümlerin % 83'ü sağlıksız yaşam biçimiyle ilişkili.
|
 |
|
Araştırmalar, hareketli insanlarda
depresyon ve kaygı bozukluklarına da daha az rastladığını
gösteriyor. Birçoklarınca sanılanın tersine, araştırmalarda,
egzersiz yapmanın endorfin salgılanmasına neden olduğunu
kanıtlayan bulgu yok. Egzersiz yapmak, beyindeki kimyasal
taşıyıcılardan bir başkası olan noradrenalin maddesiyle
ilişkili. 1980'lerden bu yana hayvanlar üzerinde yapılan
deneyler, egzersiz yapmanın, stres tepkisinde rol oynayan
beyin bölgelerindeki noradrenalin konsantrasyonunu
artırdığını gösteriyor. Beyindeki noradrenalinin yarısı,
duygusal tepkilerle stres tepkisinde rol oynayan bölgeleri
birbirine bağlayan özel bir bölgede bulunuyor. |
Araştırmacılar noradrenalinin, stres tepkisinde doğrudan rol
oynayan başka kimyasal taşıyıcıların etkilerini düzenlediğini
düşünüyorlar. Araştırmacılara göre egzersiz, beynin stres
tepkisini duyarlı hale getiriyor ve stresle daha verimli bir
biçimde başa çıkmasını sağlıyor.
Gündelik işler arasında öncelikli olanlarını belirlemek, yemek
yerken bir yandan da bir yazıyı okumaya çalışmak gibi, birden
çok etkinliği bir arada yapmaya çalışmamak da önerilenler
arasında.
Kendinize boş zaman ayırın diyor uzmanlar. Boş zaman, işler
tamamlandığında alınan bir ödül değil, gereklilik. Ancak, "boş
zamanlar"daki etkinlikler alelacele yapılırlarsa, geçirilen
zamana "boş zaman" demek olanaksızlaşıyor. Olumsuz bir örnek,
rahatlamak amacıyla duş yaparken, daha sonra ne yapacağını
düşünmek. Araştırmacılar, boş zaman yaratmak için plan yapmayı
öneriyorlar. Çünkü, sağlıklı kalmak ve enerji toplamak için
gereken kişisel zaman, asla kendi kendine ortaya çıkmaz. Stresi
yaşamlarımızdan silmenin bir yolu yok. Stresle olumlu bir
biçimde başetmenin bir reçetesi de yok. Ancak, uzmanların bu
konudaki önerilerini de göz ardı etmemek gerekiyor.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Aralık2002 Sayı
421
Aslı Zülal'e teşekkürlerimizle
Denizce

|
|